Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. –Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Kimseyi üzmek istemeden, belki sorgulamak için bir kapı açar diye umarak, yaşadığım bir takım tecrübeleri seninle paylaşmak istiyorum Sevgili Minimalist.

Ben bir yarısı ateist, diğer yarısı dindar bir aileye doğdum. Annem dindar sayılabilecek bir kadındı. Bana Allah’ı öğretti. Bazen Peygamber’den huzur veren, sevgi dolu hikayeler okurdu.

Bazı akşamlar evin camından yıldızları izleyip birçok hayal kurardım. Evrenin ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu o zaman idrak etmiştim galiba. Sonra yatağıma geçince, kafam sıklıkla bir soru ile meşgul olurdu: “Allah tüm bu yıldızları ve galaksileri yarattıysa, Allah’ı kim yarattı?”. İşin içinden çıkamazdım…

İlkokulda öğretmenlerim, inançsız oldukları için dini konuları pek işlemediler. Bu yüzden, yaşadığım yerin aslında uygulamada bir İslam ülkesi olduğunu ilk defa ortaokulda anladım. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi diye bir dersimiz vardı. Kuran’ı ilk burada öğrendim ve namaz için gerekli kısımları ezberledim. Çok sıkı bir öğretmenimiz vardı. O kadar çok ödev ve ezber veriyordu ki, zamanımın çoğu sure, dua ve hadis çalışarak geçiyordu. Öyle ki, en önemli dersin Matematik veya Fizik değil de, Din Kültürü olduğunu düşünmeye başlamıştım.

Her zaman geri planda durmayı ve dinle ilgili sorulmadıkça fikir beyan etmemeyi prensip edinmiş babamın ilk kez o zaman gidişattan memnun olmadığını hissetmiştim. “Baba, Allah ve Cehennem var, korkmalı mıyız?” diye sorduğumda, sakin ve dikkatlice hep şöyle söyledi: “Önce iyi insan ol, gerisini endişe etme”. Böylece içim biraz olsun rahatlardı. Ancak zamanla, babamın dinle pek ilgisi ve bilgisi olmadığını fark edince aramızda bir kopukluk olmaya başladı.

İslam’ın en kalıcı tohumlarını ise, ortaokulun son sınıfında bir başka din öğretmenimiz ekecekti içime. Dersini büyük heyecanla beklerdik. Çünkü bize hikayeleri çok canlı anlatırdı, film izliyor gibi hissederdik. Top gibi kilolu ve yuvarlak bir bedeni vardı. İnce kibar bir bıyık, temiz bir surat. Gözlüğünün ardından baygın koyun gözlerle bakar, kilolarından dolayı da hafif topallayarak yürürdü. İnsan sarılmak isterdi bu adama. Anlatımları ürkütücü, fakat kendisi şefkatli bir insandı.

Bir keresinde yaptığı Cehennem tasvirini hiç unutmuyorum. Bir sınıf dolusu çocuk, tüm dikkatimizle dinliyoruz, çıt yok. Diyeceği her şey sanki uyarıcı bir meleğin sözleriydi. Ağzımız açık, hafif de bir endişe ile dinliyorduk hocamızı:

“… Eğer bu sözlerimi kulağınıza küpe yapmazsanız, Cehennem’de o korkunç alevleri görünce viyak viyak bağıracaksınız,” diyerek kollarını sallaya sallaya çırpınan bir adamı canlandırdı: “fakat o gün çok geç olacak… Sözlerimi sakın unutmayın ve kendinizi sonsuz ateşten kurtarmaya bakın.” Ben artık Cehennem ve Allah korkusuna sahip bir müslümandım…

Üniversiteye kadar yıllarca Cemaat’in dershanelerine gittim. Arkadaşlarım, öğretmenlerim, “abilerim” dindar insanlardı. Biz de yavaş yavaş kendimizi namaz kılar, camiye gider bulduk. Liseyi bitirip Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandık. Daha mı derin düşünmeye başladık, yoksa Irak’ın işgali bir tepki mi yarattı bilemiyorum ama, kendimi elinden Vakit gazetesini düşürmeyen, evde de her akşam Kuran okuyan biri olarak buluverdim. Öyle ki, üniversite hayatım boyunca Kuran’ı beş defa baştan sona okuyageldim.

Yıldız kampüsünde Vakit satılmıyor, rafların çoğunu Cumhuriyet süslüyordu. Bir gün kitabevimizden içeri girip, biraz da tehditkar şekilde “Neden Vakit satmıyorsunuz?” diye üsteledim. Adamcağızın endişelendiği yüzünden belli oluyordu. Bense inandığım din sayesinde herkese meydan okuyacak bir gücü içimde buluyordum. Ertesi gün kontrole geldim, rafta Vakit’i gördüm. Kendimle gurur duydum ve bir tane aldım. Sınıfın en önüne oturur, diğer öğrenciler de görüp feyz alsın diye gazetemi kocaman açarak okurdum. Hatta o dönem, “Vakit okuyan çocuk” olarak nam saldığımı bile söyleyebilirim.

Ancak, günahlardan kaçınmakla beraber, birçok müslüman gibi dinin bir takım gerekliliklerini zor geldiği için uygulamıyor, “Allah affeder inşallah” diyordum. Fakat bana sorarsanız çok sağlam bir müslümandım. Filistin’e gidip İsrail buldozeri altında can veren Rachel Corrie’nin hayatını okuduğumda, ben de oraya gidip savaş vermeyi bile düşündüm… Oysa yıllar sonra, bir Yahudi iş adamı bana dostluk edecek, belki de hayatla ilgili en önemli dersleri de yine ondan öğrenecektim. Hayat ne garip.

2005 yılında Londra’da bir canlı bomba saldırısı olmuştu. “Müslüman topraklarını işgal eder misiniz!? Alın işte Allah’ın cezaları, böyle geberirsiniz!” diye içten içe, ölen onca insan için mutluluk duyduğumu çok iyi hatırlıyorum. O yıllardaki bu radikal kafa yapısı, sanırım yaşayamadığım hayatların, beceremediğim işlerin, korkularımın ve Batı kıskançlığının bir yansıması, nefrete dönüşmesi ve İslam’da kimlik bulması idi. Ancak kader bana bir başka yol çiziyordu…

Çok geçmeden, İslam’ı daha iyi anlamak ve savunabilmek adına, diğer dinleri de öğrenmem gerektiğini farketmiş, Budist kaynaklardan bir kaçını ve İncil’i okumuştum. İncil bana göre Kuran’ın kötü bir kopyası idi. Fakat Budizm bir hayli ilgimi çekmişti. Aydınlanmak için saraydaki soylu hayatı ve zenginliği bırakan bir prensin hikayesi… “Buda bir peygamber olmalı?!” diye düşündüm. Ancak Buda ile muhabbetim, yıllar sonra tekrar canlanana dek rafa kalkacaktı. Nihayetinde O da, putperestlerin moda olmuş bir idolünden başkası değildi. Küçümsedim. Kuran’a daha sıkı sarıldım.

2010 yılında, uzun zaman ilgimi çekmiş, diğer Batılıların aksine İslam’a hoşgörü ile bakıldığını duyduğum Kuzey Avrupa’da yüksek lisans yapmak için yola koyuldum. Gönlümde naif bir misyonerlik güdüsü de vardı. “Bu insanlar İslam’ı bilmiyor, ama gönülleri temiz. Kimseyi de incitmiyorlar. Ben onlara Kuran’ı güzel bir örnek olarak göstermiş olacağım inşallah.” diye niyet ettim.

Orada işe çabuk koyuldum. Beşerî bilimler alanında okuyordum. İki sene boyunca araştırmalarımı ya siyaset ya da din üzerine yaptım. Konu inanç olduğunda Kuzey Avrupa’nın, özellikle de Baltık devletlerinin özgürlükçü ve çok kültürlü bir yapısı var. Öyle ki her inancın bir ibadethanesini ve cemaatini bulmak mümkün.

O dönem misafir olarak içine girmediğim cemaat kalmadı. Sanırım bazıları benim istihbaratçı olduğumu da düşünmüş olsalar gerek… Ortodoks Ruslar, Katolik papazlarla sohbetler ettim. Anglikan misyonerlerle arkadaş oldum. Amerikalı mormonların konferanslarına ve vaftiz törenlerine kadar herşeylerine katıldım. Öyle ki adamlar beni neredeyse içlerinden biri gibi görmeye başlamışlardı… Budist merkezlerinde meditasyonlar yaptım, onlara Tanrı’yı sordum. Yok dediler.

Riga’da bazı akşamlar dans edip şarkılar söyleyerek sokakları gezen bir grup vardı. Cübbeleri, değişik saçları ve sürekli neşeli halleri ile biraz Bakırköy’den kaçan delileri, biraz da Jedi Şövalyelerini andırıyorlardı. Hinduizm’in bir kolu olan Hare Krishna takipçileri olduğunu öğrenince derhal onların da ibadethanesine gittim. İnek putları, yogi heykelleri ve flüt çalan tanrılarının resimleriyle bezeli neşeli bir ortamdı. Ziyaretlerimin bazılarında bana katılan Avusturyalı arkadaşımın Hindu ibadethanesine, at derisinden özel yaptırdığı havalı ceketiyle girmek istemesi ise ayrı bir olaydı. (Tabii ki cekedi çıkarttırdılar.)

… Noel’de hristiyan ailelerin misafiri oldum. Çocuk yaşta annem-babam ayrıldığından, sıcak bir aile ortamını ilk defa orada tattım bile diyebilirim. Tanıdığım hristiyanlar arasında bir Norveçli kız ise bende herkesten fazla etki bıraktı. Hayatımda ilk defa böyle huzur veren birini tanımıştım… Onunla beraber birçok defa İncil okuma akşamlarına katıldım. Yaşıtımız gençler bir araya geliyor, hep beraber İncil’i ve İsa’nın öğretilerini konuşuyordu. Kızlı erkekli, loş bir ışıkta bir gece vakti öğrencilerden birinin evinde yapılan bu sohbetlerde gençler hem dostluk bağlarını kuvvetlendiriyor hem de dinlerini tazeliyorlardı.

Norveçli Anne’nin ağzından bir tek incitici söz çıkmazdı. İnsana huzur veren güzel yüzüne sürekli bir tebessüm hakimdi. Yine buz gibi ve karlı bir Riga akşamında dışarda biraz yürümek için buluştuk. Oruçlu olduğunu öğrenince şaşırdım. “Neden?” dedim. “Arkadaşım hasta, onun iyileşmesi için dua ediyorum” dedi. O gün hep hüzünlü bir hali vardı. Açıkçası, bebeksi kızıl saçlarıyla, içi dışı böyle güzel bir insan ancak melek olabilir diye düşünmeye başlamıştım.

Derken bir gün, kafamda bir şimşek çaktı. Bugüne kadar her dine ilgi duymuş, ancak ateizmi hiç araştırmamıştım. Bu kadar farklı inancın, dinin ve doğrunun arasında kafam allak bullak, kimin Cennet’e kimin Cehennem’e gideceğini kestirmeye çalışıyorum…

Bir grup, “İsa’yı Tanrı bilmeyenler yanacak!” diyordu. Diğeri ise, İsa’yı Tanrı kabul edenleri Cehennem’de acı bir azabın beklediğini iddia ediyordu. Birinin Tanrı’sı mavi derili, kadınsı bir edayla flüt çalan bir erkek olarak resmedilirken, öbürünün tanrısı bile yoktu ve aydınlanmış önderleri “Benden medet ummayın, herkes kendi kurtuluşunu azimle arasın.” diye salık veriyordu.

Artık ok yaydan çıkmıştı. Önceden şeytani kabul ettiğim, Richard Dawkins’in, Christopher Hitchens’ın ateizmle ilgili kitaplarını okudum. Çok etkilendim… İlk defa biri “Allah’tan korkma, çünkü o yok!” diyordu. Dawkins’in kitabında bir paragrafı hiç unutmuyorum: “Aslında hepimiz, insanlığın şu güne kadar inanageldiği yüzlerce tanrı mevzubahis olduğunda ateistiz. Bazılarımız sadece bir tanrıyı daha siliyorlar kafalarından, hepsi bu…”

Sahi, Zeus’a ve Thor’a ne olmuştu? Tarihin en büyük medeniyetlerinden biri olan Roma İmparatorluğu’nun, uğruna görkemli mabetler inşa edip tapındığı Jüpiter’in öte tarafta ifademizi almayacağı ne malumdu?

Velhasıl-ı kelam, ben günlerden bir sabah, tüm yaşadıklarımın ve gördüklerimin ışığında, şeytanın vesvesesi kisvesiyle aklıma vurulmuş zincirleri kırmayı başardım ve ateist oldum… Bu aydınlanışımın ardından, itiraf etmek gerekirse bir seneye yakın bir süre cehennem azabı korkusu hayatımı olumsuz etkiledi.

“Acaba ben büyük bir hata yapıp, Şeytan’ın kalbimi mühürlemesine izin mi verdim? Ben sonsuza kadar yanacak mıyım?” düşüncesi bazen beni uykusuz bıraktı. Büyük bir huzursuzluk ve amaçsızlıkla depresyona da girdim. İntihar etmeyi bile düşündüm… Önce içimde bir nefret belirdi… Fakat ruhumu çarpık bir inanca zincirleyen, hayatımın önemli bir kısmını Allah korkusuyla yaşamama sebep olan, çocukluğumdan beri beynimin yıkanmasında payı olan herkesi affettim… (Sizi affediyorum ve bir gün sizin de rüyadan uyanmanızı diliyorum)

Biliyor musunuz, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda bir dinin ismi geçmiyor. Çünkü 1928 yılında anayasadan “Devletin dini İslam’dır” ibaresi çıkarıldı. Ancak bugün bizi yönetenler, devletimizin bir dini olduğunu ve bunun da İslam olduğunu sanıyor. Fakat ben onları da affediyorum. Çünkü onların da bir suçu yok. Varoluşumuzu saran heyecan dolu bilinmezliğin altında eziliyor ürkek yürekleri. Bulamadıkları yanıtlar içlerini kemiriyor, fakat havlu bile atamıyorlar hayata. Çünkü havluları, çocukken toplum ve aileleri tarafından beyinleri yıkandığı sırada ellerinden alınmış. O saf zihinlerine bir şans tanınmamış…

Dilerim bir gün tüm inananlar da ilhamlarını doğrudan doğruya hayattan almayı öğrenebilirler. Çünkü bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine yaşamak, hasretimizdir.


Bunlarıda görmek isteyebilirsin!